| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Atatürk İlkeleri

Atatürk'ün İlke ve İnkılapları.

Devletçilik İlkesi

 Devletçilik İlkesi

 

Türk tarihi incelenirse bütün yükseliş ve gerileme nedenleri birer ekonomi sorunudur.Bir milletin doğrudan hayatıyla, yükselişiyle, gerilemesiyle ilişkili olan, ekonomisidir.Bu ilke gereğince, milli ihtiyatlar nedeniyle devlet, ekonomik hayatta görev ve sorumluluk yüklenebilecekti.

 

Devletçilik, Türk toplumunun ve devletinin ekonomik ve sosyal kalkınmasını gerçekleştirmek için devlet işletmeciliği ile özel sektör işletmeciliğinin birlikte ve uyum içinde çalışmasıdır.Devletçilik ilkesi Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş ve o dönem için Türkiye’ye özgü bir sistem olup devletle bireyin birbirine karşı değil, birbirini bütünleyici olması nedeniyle de dönemindeki ekonomik sistemlerden ayrılmaktadır.

 

Ekonomik açıdan çok kısa zamanda kalkınmayı öngören Atatürk, buna uygun olarak devletçilik ilkesini benimsemiştir.Bu ilke gereğince ulusal gereksinimler nedeniyle devlet ekonomik yaşamda görev ve sorumluluk üstlenecekti.Bu sorumluluğun üstlenilmiş olması özel sektörün reddedilmesi anlamına gelmiyordu.Devlet bireyin yerini almayacak, hızlı kalkınma için devletle bireyin faaliyet alanları ayrılacaktı.Atatürk bu durumu şöyle ifade etmiştir. ‘’ Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Bireylerin özel girişimlerini ve kişisel etkinliklerini esas tutmak; fakat bir milletin geniş bir ülkenin bütün ihtiyaçlarının karşılanmadığını ve birçok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak ülke ekonomisini devletin eline almak.’’

 

Türkiye’nin ekonomik konulara ilişkin sorunlarını çözmek amacıyla 17.02.1923 tarihinde İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde açılış konuşmasını yapan Mustafa Kemal; ülkenin imparatorluk döneminden devraldığı sorunları ve çözüm aşamasındaki dikkate alınacak ilkeleri belirlerken, milletin tüm bireylerinin  ve olanaklarının kalkınma için bir program çerçevesinde seferber edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

 

Devletle birey, birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.Devletçilik, ülkenin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle zorunlu bir gereksinimdir.Atatürk, sınıfsal ayrıcalıkların olmadığı bir toplum yaratmak çabasındaydı.Bunun için gerekli olan fırsat eşitliğini gerçekleştirmek devletin göreviydi ve bu da halkçılık ilkesinin bir gereğiydi.Başarılı olması için akılcı ve özverili bir çalışma gerekliydi.Bu nedenle özellikle Birinci ve İkinci Sanayi Planları, uygulamada önemli yatırımların gerçekleştirilmesini sağlamıştır. ‘’ Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik, kişisel gayret ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirebilmek için milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti doğrudan ilgili kılmaktır.’’

 

Atatürk, yeni Türk devletinin temellerinin süngüyle değil, milli ekonomiyle kurulacağına inanıyordu.Bu düşüncesini, ‘’Kılıçla toprak alanlar, sabanla toprak işleyenlere yenilmek ve sonunda yerlerinin onlara bırakmak zorundadırlar.’’ Sözleriyle ifade etmiştir.

 

Atatürk yabancı sermayenin ülkemize girmesine karşı değildi.Ancak hem ülkemiz hem de yabancı ülkeler için yararlı olabilecek bir iş birliği sağlanması gerektiğini düşünmekteydi.Bu konudaki düşüncelerini, ‘’Varlığımızı ve hayatımızı korumak için dışarıdan bir kaynak aramak lazım gelirse yine daima kendi görüşlerimiz baki kalmak koşuluyla her kaynaktan yararlanmayı da uygun gördük.Zannedilmesin ki biz yabancı sermayeye düşmanız…Hayır!.. Çok sayıda sermayeye ihtiyacımız vardır…Kanunlarımıza riayetkar olmak şartıyla yabancı sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye hazırız…Fakat eskisi gibi değil!Türkiye’nin istiklali her sahada kamilen tasdik olunmak şartıyla kapılarımız bütün yabancılara genişçe açık kalacaktır.’’ Sözleriyle ifade etmiştir.

 

Devletçilik ilkesiyle ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki gelişmeler desteklenmiş ve hizmetlerin vatandaşa eşit şekilde ulaştırılması sağlanmıştır.Bunun sonucu temel insan haklarının yerleşmesi ve koruması gerçekleştirilmiştir.

İnkılapçılık İlkesi

 İnkılapçılık İlkesi

 

’ Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız inkılaplar… İşte Türk inkılabının bir kısa deyimi…’’

 

İnkılap, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır.Tarihte önemli, büyük inkılaplar görülmüştür.Atatürk yönetimindeki Türk milleti de tarihteki en önemli inkılaplardan birini gerçekleştirmiştir.

 

Bir toplumda durup dururken inkılap yapılmaz, inkılapların tarihten gelen büyük sebepleri vardır.Türkler bir zamanlar çağın önemli devletlerinden birini kurmuşlardı.Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı.Ama Batıda gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı.Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı.Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar.Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

 

Birinci Dünya Savaşı sonundaki yenilgi ve parçalanma, Atatürk’e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir.Eski yapıyı yeniden kurmak yerine ardı ardına büyük inkılaplar yapılmıştır.

 

Atatürk’e göre ‘’Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve görünüşü ile uygar bir toplum haline getirmektir.İnkılabımızın asıl hedefi budur.Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri darmadağın etmek zorunludur.’’Öyleyse inkılap, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır.Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılapçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

 

Türk milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılapçılığa bağlı ve tam bir inkılapçı olarak kalmalıdır.Öyleyse inkılapçılık nedir?Atatürk’e göre, ‘’Gerçek inkılapçılar onlardır ki yükselme ve yenilenme inkılabına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler.’’Demek ki inkılapçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir.

 

Atatürk inkılabını sürdürebilmek, inkılapçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.Milletimiz Türk İnkılabının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır.Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk’ün temel ilkelerinden biri de budur.Türk inkılabının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır.Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: ‘’İnkılabın hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçte olacaklardır.’’Bu sözler ışığında, bilinçli inkılapçılık Türk milletinin geleceği olmalıdır.

 

Türk devrimiyle her bakımdan yeni bir ülke yaratılmış, birçok alanda (ekonomi, sosyal, kültürel, eğitim vb.) gerçekleştirilen inkılaplar sayesinde temel insan hakları gerçekleştirilmiştir.

Halkçılık İlkesi

Halkçılık İlkesi

 

 

Halkçılık gücün, egemenliğin ve yönetimin doğrudan doğruya halkta olmasıdır.Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan, topluma karşı görevlerini yerine getiren herkes ırkı ve dini ne olursa olsun Türk halkının bir bireyidir.Halkçılık, cumhuriyetçilik ilkesinin içerdiği demokratik, özgürlükçü, çoğulcu yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp işlerliğe kavuşturulmasını; yönetimde, siyasette, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve milli imkanların kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar.Bu amaç doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlemelere gitmek, engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar.

 

Devlet olanaklarının kullanılmasında hiçbir kişiye, hiçbir zümreye, aileye ayrıcalık tanınmaz.Halkçılık ilkesi cumhuriyetçiliğin ve milliyetçiliğin doğal bir sonucudur.Kurtuluş Savaşı, milli niteliği gereği, tek bir sınıfa ya da gruba dayanmayıp toplumun tüm kesimlerini içine alan geniş ittifakın ürünü olarak kazanılmıştır.Bu nedenle Atatürk’ün halkçılık ilkesi kaynağını kurtuluş mücadelesinde bulmuştur.

 

Atatürk’ün, ‘’ Ne olduğumuzu bilelim.Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız.Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır.Yetkisi vardır.Fakat çalışmak sayesinde bir hak kazanırız.Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen insanların bizim tutumumuz içerisinde yeri yoktur!O halde… Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir.’’ Sözleri, halkçılıkla ilgili düşüncelerinin en güzel ifadesidir.

 

Laiklik İlkesi

Laiklik İlkesi

 

Atatürk ilkeleri arasında inkılapçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleri ile çok yakından ilişkili olan laiklik ilkesi, yaygın anlatımıyla din ile dünya, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören akılcı bir yöntemdir.

Laiklik, çağdaşlaşmanın doğal bir sonucu olarak bireylerin dilediği inancı taşımasıdır.Nasıl bireyleri belli bir inanca zorlamak insan haklarına aykırı ise devleti de belli bir inancın buyruğu altına sokmak, çağdaş devlet anlayışına aykırıdır.Bu nedenle laik devlette, devlet ve bütün kamu kuruluşları dinsel inançlar karşısında yansız ve hoşgörülüdür.

Laiklik ilkesi, kimi çevrelerin yorumladıkları gibi dinsizlik anlamında düşünülmemelidir.Tersine, her yurttaşı din ve vicdanında özgür bırakan, temiz ruhlu halkımızı, özellikle köylümüzü, kutsal din duygusunu sömürerek çıkar sağlayan güçlerin baskısından kurtaran laiklik ilkesi, toplumdaki mezhep farklılığından ileri gelen karşıtlık ve çatışmaları da önleyen en etkili ve olumlu bir yöntem olmuştur.Çünkü laiklik, devlet yönetiminde bütün yasaların, kuralların ve yöntemlerin bilimsel ve teknik bulgularla çağdaş uygarlığın sağladığı verilere ve dünya gereksinimlerine göre yapılması ve uygulanmasıdır.Atatürk bunu, ‘’ Din bir vicdan meselesidir.Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.Biz dine saygı gösteririz.Düşünce ve düşünceye karşı değiliz.Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz.Kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.’’ Sözleriyle ifade etmiştir.

Devlet yönetiminin dinsel kural ve kuramlardan ayrılması, çağdaş Türk toplumunun yüzyıllardır beklediği bir devrim atılımıdır.Yalnızca, basımevinin ülkeye girmesine engel olup üç yüz yıl geciktiren dinsel otoritenin, Türk milletinin çağdışı kalışındaki olumsuz etkisi bile, din ile devlet işlerinin ayrılması için yeterli bir koşuldur.

Atatürk, laiklikle ilgili düşüncelerini şöyle dile getirmektedir: ‘’Bilirsiniz.Bizi yanlış yola sürükleyen yaradılışlar çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep ‘dini kural’ sözleriyle aldatagelmişlerdir…’’

‘’Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir.Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.’’

Laiklik; kişi, toplum ve devlet yaşamının egemen olan kuralların tümünün akla ve bilimsel gerçeklere dayalı olması, bireylerin hiçbir baskı altında olmadan dinsel inanç ve ibadetlerinin gereğini yerine getirebilmesidir.Türkiye, Anayasa’mızda belirtildiği üzere laik bir devlettir.Laiklik tarihte ve günümüzde zaman zaman yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulanmış bir ilkedir.Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahip olduğu laiklik modeli, İslam dininin özüne de son derece uygundur.Çünkü, İslam inanç için özgür iradeyi ve vicdanı bir kabulü şart koşar.Bir insanın İslam’ı din olarak benimsenmesi tamamen kendi özgür iradesi ile olmalıdır.İslam’ı kabul ettikten sonra da Kuran’da emredilen ibadetleri uygulaması ya da men edilen yasaklardan (hırsızlık, cinayet gibi toplumsal bir suç oluşturmuyorsa) sakınması tamamen kendi vicdanıyla olmalıdır.Asla bu konuda bir zorlama yapılamaz.

Laiklik ilkesinin temel amacı, gerçekte inancı özgürleştirmektir.Laiklik, devletimizin vatandaşlarını bir dini benimseme, bu dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme konusunda kendi vicdanları ile baş başa bırakmak ve onlara özgür bir seçim yapma şansı vermektedir.Devlet, belirli bir dine ya da mezhebe imtiyaz tanımadığı için herkese sahip olduğu inanca göre yaşama imkanı elde etmektedir.

Milliyetçilik İlkesi

 Milliyetçilik İlkesi

 

Milliyetçilik, Atatürk ilkeleri arasında son derece önemli bir yere sahiptir.Milliyetçilik ilkesi, diğer tüm ilkelerle bütünleşerek Türk milletinin birlik ve beraberliğinin temel yapısını açıklamaktadır.Milliyetçilik ilkesi, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın da çıkış noktasını oluşturmuş ve tüm ezilen milletlerin kurtuluş hareketlerine önderlik yapmış, örnek olmuştur.Aynı toprak üzerinde yaşayan, kendini o milletin üyesi olarak gören ve vatandaşlık görevlerini yerine getirme duyarlılığında olan insanların,o milletin gelişmesi için ellerinden geleni yapmaları ve yapmaya hazır olmalarıdır.Atatürk’e göre milliyetçilik ilkesi, milli bilincimizi Kurtuluş Savaşı ile perçinleyen güç, Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın milli bağ olduğu inancıdır.Bunun adı ‘’Milli Birlik Duygusu’’ dur.

 

Atatürk’ün türlü demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış olan bu ilke, Fransız İhtilalinden sonra dünyaya yayılan özgürlük düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her milletin kendi geleceğini kurma inancının doğal bir sonucu olmuştur.

 

Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde dünyadaki gelişmelere paralel olarak milliyetçilik yönünde kıpırdanmalar olmuş, Türk dilinin ve dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi yönündeki siyasi ve bilimsel faaliyetler Türkçülük akımı olarak adlandırılmıştır.Bugün, Anayasa’mızda yer alan ve Atatürk tarafından belirlenen milliyetçilik kavramı ise temel bir ilke olarak Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’yla başlayan süreçte, hakimiyeti kendi iradesine aldığı dönem boyunca gerçek anlamını kazanmıştır.Atatürk bu ilkeye akılcı, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik kazandırdıktan sonra ‘’Türk Milliyetçiliği’’ ifadesiyle gerçek kapsamını ve sınırlarını çizmiştir.

 

Milliyetçilik ilkesine göre Türk milleti, büyük insanlık ailesinin yüksek onurlu bir üyesidir.Bu bakımdan bütün insanlığı sever; milli onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka milletlere karşı düşmanlık beslemez ve aşılamaz.Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş milletlerle uyum içinde yaşamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar.Bu bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez.

 

Atatürk milliyetçilik anlayışını şu sözleriyle ortaya koymuştur. ‘’… Milletimizin yüksek karakterini, yorgunluk bilmeyen çalışkanlığını yaradılıştan sahip olduğu zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu devamlı olarak ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek milli idealmizdir.’’

 


Cumhuriyetçilik İlkesi

 Cumhuriyetçilik

 

Cumhuriyet , kökeni bakımından Arapça bir terim olup , " cumhur " kelimesinden türetilmiştir. Cumhur  " kalabalık " , yani halktır. Şu halde cumhuriyet " halkın yönetimi " demektir. Yönetim biçimi olarak millet egemenliğine dayalı cumhuriyet rejimi öngörmek ve bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemektir.

 

Atatürk , cumhuriyet rejiminin yapı ve işleyişini de şöyle açıklar : " Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet , adına her türlü kanunları o yapar. "

 

29 Ekim 1923'te ilan edilen cumhuriyet , yöneticilerinin seçimle işbaşına geldiği , yani henadının ve veraset usulünün bulunmadığı bir siyasal rejimdir. Montesquieu ( Monteskiyo , 1689 - 1755 )  cumhuriyetin diğer nemli bir ilkesinin fazilet olduğun söylemiştir. Ona göre despotizmin temeli korku , aristokrasinin şeref duygusu , cumhuriyetin ise erdem , yani fazilettir. Bir başka deyişle cumhuriyet yüksek ahlaki , moral değerlerin ön planda geldiği bir siyasi rejimdir. Cumhuriyetin bu ikinci ilkesi de Atatürk'ün şu sözlerinde ifadesini bulur: " Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir iradedir "  İdeal olan, kuşkusuz , cumhuriyetlerin bu iki temel ilke yanında ayrıca demokratik olması ve gerçekten halka dayanmasıdır.

 

Cumhuriyetçilik ilkesi , demokrasiyi esas alır. Bu anlayış , Atatürk'ün " Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir " sözünde ifadesini bulmaktadır. Bir konuşmasında tarihte görülen başlıca devlet şekillerinden monarşi ve oligarşiyi açıkladıntan sonra cumhuriyeti şöyle tanımlamıştır : " ... Demokrasi prensibinin en modern ve en mantıki işlemesini sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir. "

 

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanıyla devletin demokratikleşme yolunda büyük bir adım atılmış ve yapılacak inkılaplara ortam hazırlanmıştır.

 

Demokrasinin temel niteliklerinden birisi de devletin vatandaşa , insan ve vatandaş olarak sahip olduğu tüm hak ve özgürlükleri tanımasıdır. Bu nitelik demokrasinin ferdi olması niteliğinin zorunlu bir sonucudur. Bütün fertler aynı siyasi haklara sahip olmalıdır. Atatürk bu konudaki düşüncelerini " Vatandaş özgürlüğünü tanıyan ,ona saygı gösteren , onun sağlanması ve korunmasını en birinci görev olarak kabul eden siyasal yönetim biçimi doğaldır ki demokrasi temeline dayanan cumhuriyettir." sözleriyle ifade etmiştir.

 

Çağdak demokrasinin en önemli koşullarından biri , devletin temel kuruluşunu bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen ve halkın onayından geçmiş bulunan bir anayasasının olması ve hukuk devletlerinin tüm kurumlarıyla gerçekleştirilmesi , yani " hukuk devleti " olmasıdır. Milli irade ve milli egemenlik , anayasaların güvencesi altında olmalıdır. Hukuk kuralları , yaşanan dönemin koşul ve gereksinimlerine uygun olmalıdır. Atatürk'e göre milli egemenliğin bir gereği de gereksinimlere ve koşullara uygun tüm vatandaşlık haklarının eşit olarak verilmesidir. " Çağdaş anlamda ilerleme , ulusların uygarlıkla ilgili gereksinimlerinin genişletilmesini , çoğaltılmasını ve bu gereksinimlere uygun vatandaşlık haklarının var olmasını gerektirir. Her devletin bağlı bulunduğu toplumun uygarlık derecesiyle ilgili yasaları vardır. Dünyada bulunan büyün uygar devletlerin vatandaşlık yasaları birbirine pek yakındır. Bizim ulusumuz ve hükümetimiz , adalet görüşü ve anlayışı bakımından hiçbir uygar ulustan aşağı değildir. Belki tarih , bu konuda ileri olduğumuza tanıklık eder. Bundan dolayı bizimde yasalarımız diğer uygar devletlerin bütün yasalarına uygun olamaz. Uğraşmalarımızın yönelik olduğu tam bağımsızlık kavramı içinde, adaletin bağımsızlığının da bulunması doğaldır. Bu nedenle her bağımsız devletin elinden alınmaz hakkı olan adalet dağıtımına kimsenin karışmasına izin veremeyiz" sözleri , bu düşüncesinin en güzel ifadesidir.

 

Demokratik yönetimlerin bir ilkesi olarak herkes , düşünme ve düşüncelerini ifade etme özgürlüğüne sahip olacaktı. Atatürk'e göre demokrasinin temel koşullarının başında da düşünce özgürlüğü gelmektedir. Ona göre kimsenin düşünce ve vicdanına hakim olunamaz , taarruz edilemez ve hiç kimse düşüncelerini başkalarına zorla kabul ettiremez. Atatürk bu konudaki düşüncelerini , " Bireyler düşünür olmadıkça toplulukları istenen yönlere , şunun bunun aklına göre iyi yada kötü yönlere sürüklemek kolay olur. " sözleriyle dile getirmiştir. Atatürk Cumhuriyeti'nde toplum içinde yaşayan insanın kişisel özgürlüğü birinci planda gelir. Atatürk'e göre özgürlük bireylerde ve toplumlarda ilerletici etki yapar.

 

Hoşgörü kavramı da demokrasinin olmazsa olmaz koşullarındandır. Atatürk , hoşgörünün nerede olması gerektiğini şu sözlerle belirtmektedir: " Af ve hoşgörü ... Ancak ve ancak milli davalarda ve milli kalkınmada , sonuçları toplumu etkileyen işlerimizde hoşgörünün yeri yoktur."

Atatürk İnkılabının İlkeleri

Tarihimize , " Milli Mücadele " olarak geçen dönem , Atatürk inkılabının ilk aşamasıdır. Atatürk bu aşamayı , " tam bağımsızlık " ve " ulusal egemenlik " ilkeleriyle başlatmıştır. İnkılabın temelini oluşturan altı ilke ise 1937 yılında Anayasa'mıza eklenmiştir. Atatürk ilkeleri şunlardır: Cumhuriyetçilik , Halkçılık , Milliyetçilik , Laiklik , Devletçilik, İnkılapçılık.